0TL Hediye Et


İçimizdeki Köle

Gazete Kültür, 2021/04/10





Ege Maltepe

Yazar hakkında bilgi için tıklayın.




Tiyatro oyunlarıyla tanıdığım Rus yazar Anton Çehov’un dünyasını derinlikli anlamam, önce George Morrison ile çalışmam sonra da yazarın kısa öykülerine dalmamla oldu. New York metrosunda akıllı telefonumun Kitaplar uygulamasından öykülerini okurken bazen kendimi tutamayıp sesli bir şekilde gülerdim. Çehov, intiharla son bulan oyununa “komedi” başlığı koymasından, karakterlerin karmaşık ruh hallerini ve çelişkilerle dolu düşünce ve davranışlarını hem acımasız hem de adem olanın anlayacağı bir ince espri anlayışıyla ortaya koymasına kadar tiyatro sanatıyla uğraşanların en büyük sınavıdır.



Sanat Tembelleri


2004 yılında Bilkent Üniversitesi oyunculuk bölümünde 3. Sınıf öğrencisiyim. Müfredata birden Arts and Culture - Sanat ve Kültür adında İngilizce işlenecek bir ders koyuluyor. Dersi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde alıyoruz, zahmet edip kendi fakülte binamızdan, bir postmodern mimariden diğerine, yürüyoruz. Hem müzik hem de tiyatro bölümü öğrencilerinin çoğunluğu bu dersten şikayetçi. Müzisyenler enstrüman çalışmalarından alıkoyulduklarını söylüyor, oyuncular en başta dersin İngilizce olmasından muzdarip. Benim için ise okulda aldığım en güzel derslerden biri, dersi veren hocadan hiç hoşlanmamama rağmen! Sanat akımlarından bahsediyoruz, bu akımların tarihteki gelişiminden. Dönem sonu için de bir sanatçı ve eserini inceleyeceğimiz bir ödev yazıyor ve sınıfta sunuyoruz. Tabii İngilizce. Bu ders Türkçe olsa her öğrenci daha çok faydalanacak, hepimiz biliyoruz. Fakat ülkemizin yüzünü “Batı”ya dönmüş güzide kurumlarından birindeyiz, kendimizi İngilizce ifade edebilmek tamamen teknik bir mesele olduğu halde, insanın en büyük meziyetlerinden sayılıyor. Ben bu dersten çok şey öğreniyorum, Picasso’nun Kübizmini, Dali ile Bunuel’in dostluğunu, Marcel Duchamp’ın yaratacağı canavarı öngöremediğini düşündüğüm anarşist düşüncelerini... Fakat arkadaşlarımın çoğu benimle aynı fikirde değil. Toplanıp organize oluyor, bir mektup yazıp imzalıyor, dekanımızla görüşüp neden bu dersi almak istemediğimizi anlatıyoruz. Fakülte tarihinde daha iyi organize olmuş bir hareket belki de yoktur. Dile kolay üniversite öğrencisiyiz, hayatımızın baharında, hayallerimizin peşinde olduğumuz yıllarımızdayız ve… “Biz istemiyoruz!” diyoruz. “Sanatın gelişimini anlamak bizim işimiz değil. İngilizce için kendimizi zorlamak ise hiç haz ettiğimiz bir şey değil. Bir zorlanmak istemiyoruz. Biz böyle iyiyiz.”


Çehov halimizi görse bulduğu bir sopayla döver miydi yoksa hakkımızda bir hikaye yazıp tarih boyunca mı dayak yerdik bilmiyorum ama bu halimiz bana onun bir sözünü hatırlatıyor. Yakın dostu ve yayıncısı Suvorin’le yazışmalarında bir karakteri yazmaktan bahsediyor Anton; Bir kölenin oğlu, her fikre kafa sallayan, zengin akrabalarıyla takılmaktan hoşlanan, sahip olduğu her lokmaya şükrederken, ziyan etmekten de çekinmeyen, hayvanlara, doğaya zarar veren, kendisinin hiçbir şey olmadığını bildiğinden hem tanrı hem de diğer insanlara karşı riyakar olan bu karakter, zamanla köleliğinden sıyrılıyor. Bir sabah uyandığında damarlarında bir kölenin değil, özgür bir insanın kanının dolaştığını hissediyor.


Anton sanki kendini anlatır gibi bu mektubunda. Bir kölenin oğlu. Borçlulardan kaçan babası ailenin diğer fertleriyle başka şehre gittiğinde Taganrog’daki bakkal dükkanında durması için Anton bir süre yalnız kalır. Bu dönemde hem yazmaya başlar hem de doktorluk mesleğine ilgi duyar. Kendini eğitir, hayatı boyunca onda kalacak olan öz disiplin bu dönemde yeşerir. Moskova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gitmek için Taganrog’daki dükkanı kapatır ve şehri terkeder. Üniversite ve sonrasındaki doktorluk yılları boyunca kısa hikayeler yazar. Hayatının ilerleyen yıllarında Moskova Sanat Tiyatrosu ve modern oyunculuk sanatının babası sayılan Konstantin Stanislavski ile yaptığı çalışmalar, tiyatro sanatının gidişatını değiştiren altı büyük oyununun yaratılmasına sebep olur.



Hayallerin Eridiği Çay Sofrası


Dönemdaşları büyük ustalar Tolstoy, Dostoyevski, Gogol aristokrat ve soylu ailelerden gelirken, Çehov eski bir kölenin oğludur. Özgür olmayan bir soydan gelmenin ruh haline etkisi, insan ne yaparsa yapsın bu sınıftan bir adım öteye gidemeyeceği bilgisidir. Bu bilgi dolayısıyla da olduğun yerde durma, “Otur oturduğun yerde, bir çay iç, unut gitsin” hissi. Çehov Rusya’da köleliğin son bulmasına tanıklık etmiş, fakat kölelik teknik olarak son bulmuş olsa da içindeki köleyi öldüremeyen bir neslin çocuğu. Kişinin kendi kaderini eline alıp almaması, birileri “yaşarken” diğerlerinin daima hizmet etmeyi kader belleyişi, bir zamanlar bir köle çocuğu olarak çamurlu ayaklarıyla mutfağına sokulmadığı evi satın alan genç adamın içindeki zaferle karışık boşluk hissi oyunlarında psikolojik gerçeklik stiliyle var olur. Hemen her oyununda hayatın zorluklarıyla mücadele edemeyen insanlar bir güzel çay demler ve içlerinden biri hayatın anlamsızlığından yakınıp kendini öldürmek istediğini anlatırken diğeri çayı koyar ve beraberce yudumlarlar. Bu yönden Türk kültürüne çok yakın bulurum Çehov oyunlarını. Çayı porselen fincanlar yerine ince bellilere doldursanız diyalogları değiştirmeye bile gerek duymayabilirsiniz. İnce belliye doldurulan çayın rehavetiyle ne zorluklar, ne hayallerden dönülmüştür! Çay sofrası dostluktur, ailedir, hem de ruhların yatıştığı, hayallerin sıcak çaydaki iki küp şeker gibi yok olup gittiği yerdir.


Gündüzleri at arabalarının tangırtılarıyla köyden köye gidip hasta bakan, o devirde devasız binbir hastalıkla, çoktan ölmüş olduğu halde anne kucağında duran bebeklerle karşılaşan Çehov, geceleri hikayelerini, oyunlarını yazmış. Doktorluğu karısı, yazarlığı ise metresi diye tanımlamış. New York metrosunda akıllı telefonumdan defterlerine yazdıklarını okurken karşılaştığım ve kendime en çok hatırlattığım notu şu: “Hayatımı, ruhumdaki köleyi, içimden sıkıp çıkarmaya çalışarak geçirdim.”